← the hall · 6f231f0a ed7f 4469 9c5b 70432dd3b026
edit world →
The Tale

Crossroads Hanı’nın kapısından içeri adımını attığında, genzini yakan odun dumanı ve bayat bira kokusu seni karşılıyor. Dışarıdaki kuzeyin o tanıdık, puslu soğuğu, her açılıp kapanan kapıyla birlikte içeri sızıyor; sanki bu güvenli sığınak bile dış dünyanın amansızlığını dışarıda tutmaya yetmiyor. Hancı Elara, elindeki bezle tezgahı temizlerken gözlerini kapıdan ayırmıyor; bakışlarında yorgun bir tedirginlik var. Köşedeki masada oturan iki yabancı, önlerine serdikleri bir haritanın üzerinde hararetle fısıldaşıyor. Hemen şöminenin yanında ise bir tüccar, eşyalarını aceleyle ve elleri titreyerek çantasına dolduruyor. Ortamda, herkesin birbirinden bir şeyler sakladığı ağır bir sessizlik hüküm sürüyor.

You

Acaba vergilerini ödedi mi buradakiler. Bunu kontrol etmemiz lazım

The Tale

Recep, vergi konusundaki çıkışın hanın içindeki atmosferi bir bıçak gibi kesti. Hancı Elara, elindeki bezi hışımla tezgaha bırakıp sana doğru yürümeye başladı; yüzünde yorgunluktan ziyade bir öfke ifadesi var. Tam önünde durup ellerini beline koyduğunda, köşedeki o iki yabancı da fısıldaşmayı kesti ve haritayı masanın altına iterek gözlerini dikip seni süzmeye başladılar. "Vergi mi?" diye sordu Elara, sesi tüm handa yankılanacak kadar sertti. "Sen neyin peşindesin yabancı? Buraya huzur aramaya mı geldin, yoksa cebimizdeki üç beş kuruşa göz diken bir tahsildar kılığındaki bir baş belası mısın? Cevabını dikkatli seç; bu hanın kapısından içeri girenlerin niyetini sorgularken iki kez düşünmek gerekir." Şöminenin yanındaki tüccar ise artık tamamen hareketsiz kalmış, korku dolu gözlerle senin ve Elara’nın arasında gidip geliyordu. Hanın içinde adeta nefesler tutuldu; herkes senin cevabını bekliyor.

You

benim meseleElara Hanım... Elara Hanım, bak şimdi. Sen bana 'tahsildar' diyorsun ama ben kimin çocuğuyum, biliyor musun? Ben de senin gibi bu toprakların evladıyım. Benim de annem bir handa büyüttü beni, helal süt emdim ben! Vergi dedimse yanlış mı dedim? Ben senin cebine göz diker miyim? Ben bu hanın derdine derman olmaya geldim. Şimdi soruyorum sana, buradaki herkesin önünde soruyorum: Bu yollar neden çamur? Bu köprüler neden çökük? O parayı kim yiyor? Ben mi? Hâşâ! Bak, kimse kusura bakmasın ama bazıları çıkıp 'huzur, huzur' diyor. Hangi huzur? Aç karnına huzur mu olur? Önce millet doyacak, önce bu hanın ocağı tütecek, ondan sonra konuşacağız huzuru. Biz lafla peynir gemisi yürütmeyiz, biz iş yaparız, hizmet yaparız! Sen bana güven Elara Hanım. Şu köşedeki kardeşlerimiz de şahit olsun" —köşedeki iki yabancıyı eliyle işaret ediyor— "ben buraya bir kuruş almaya değil, bin kuruş bırakmaya geldim. Gerisi laf-ı güzaf. Yüreğini ferah tut, gerisini bana bırak.m,

The Tale

Elara, anlattığın hikayeye pek ikna olmuş görünmüyor; yüzündeki o sert ifade, sen konuşurken daha da derinleşiyor. "Helal süt emmişlikten, hizmetten dem vuruyorsun ama buraya adımını attığından beri havayı zehirlemekten başka bir şey yapmadın yabancı," diyor sesini yükselterek. "Eğer gerçekten bu hanın derdine derman olmaya geldiysen ve 'bin kuruş bırakmaya' niyetliysen, lafı bırak da icraata geç. Önden, normalin üç katı kadar bir depozito öde, o zaman senin 'hizmet aşkına' inanırım." Tam o sırada, köşedeki masadan daha önce fısıldaşan yabancılardan biri yavaşça ayağa kalkıyor. Elini belindeki silahına yakın tutarak sana doğru bir adım atıyor; bakışları, tıpkı hanın dışındaki dondurucu rüzgâr kadar soğuk. "Çok konuşuyorsun," diye mırıldanıyor, sesi herkesin duyabileceği kadar net. "Madem bu kadar hizmet meraklısısın, söyle bakalım: İcraatın ne zaman başlayacak, yoksa sadece boş boğazlık mı edeceksin?" Senin ve yabancının arasındaki gerilim doruk noktasına ulaşırken, şöminenin yanındaki tüccar fırsatı kaçırmıyor. Sen ve Elara arasındaki atışmayla dikkatin dağılmasından yararlanarak, çantasına sarıldığı gibi kapıya doğru atılıyor ve kendini dışarıdaki karanlığa, o soğuk geceye bırakıp hızla uzaklaşıyor. Hanın içinde şimdi sadece senin, Elara'nın ve sana meydan okuyan o adamın gergin sessizliği hüküm sürüyor.

You

dışarı giden adamı takip ediyorum

The Tale

Kapıya doğru atıldığın anda, o soğuk bakışlı yabancı bir gölge gibi önünü kesiyor. Bir eli belindeki silahının kabzasında, diğeri ise seni durdurmak istercesine havada; gözlerinde ise alaycı bir ifade var. "Acele etme," diyor, sesi hanın uğultusunda soğuk bir rüzgâr gibi yankılanıyor. "Tüccar zaten kaçtı, peşinden gidip ne yapacaksın? Hem senin 'hizmetlerin' burada, bizimle daha bitmedi." Dışarıdaki soğuk gece, kapının hafifçe aralanmasıyla içeri bir kez daha sızıyor; tüccarın aceleyle uzaklaşan ayak sesleri, sisin içinde hızla kayboluyor. Elara, tezgahın arkasından kıpırdamadan ikinizi süzmeye devam ediyor; ne bir müdahale ne de bir yardım eli uzatıyor. Şimdi hanın içinde o, diğer yabancı ve senin aranda, bıçak sırtı bir gerginlik hüküm sürüyor.

You

hemen hizmetimdeki onlarca polis içeri giriyor

The Tale

"Polis mi?" diye alaycı bir şekilde gülüyor yolunu kesen adam. Belindeki silahına giden eli, bu sefer tereddüt etmeden hareket ediyor ve bir anda gözlerinin önünde parlayan keskin bir hançer beliriyor. "Senin hayali dostların gelene kadar, ben bu hançerin tadına bakmanı sağlayabilirim." Tezgahın arkasından bu gerginliği izleyen Elara, hançerin çekilmesiyle birlikte sabrının sonuna geldiğini belli eden bir ifadeyle öne çıkıyor. "Yeter!" diye gürlüyor sesi, hanın ahşap duvarlarında yankılanarak. "Burayı kan gölüne çevirmenize izin vermeyeceğim. Eğer derdiniz varsa, kapı dışarı çıkın ve orada halledin; temizlemem gereken zemin zaten yeterince kirli." Köşedeki masada oturan diğer adam ise hala yerinden kıpırdamış değil; sessizce sizi izliyor, gözleri sanki bir avcı gibi en ufak bir açığını arıyor. Dışarıdaki sisli soğuk, aralık kalan kapıdan içeri sızıp bacaklarına dolanırken, şimdi seçim senin: Ya bu düelloyu dışarıya, karanlığın içine taşıyacaksın ya da içerideki bu baskıya boyun eğip durumu yatıştırmanın bir yolunu bulacaksın.

You

düelloyu dışarı taşıyacağım çünkü polislerim dışarıda pusu kurmuş bekliyor

The Tale

Recep, hanın kapısından dışarı, o dondurucu ve puslu kuzey gecesine adımını attığında, beklediği polislerden eser olmadığını anlıyor. Sadece gecenin sessizliği ve uzaktan gelen tüccarın ayak sesleri var. Hemen ardından hançerli adam, elindeki silahla birlikte dışarı fırlıyor; gözlerinde artık sabrı tükenmiş bir avcının hırsı okunuyor. Hiç vakit kaybetmeden üzerine atılan adamın yumruğu, tam kaburgana iniyor. Acı bir sızıyla geri sendelerken, hanın kapısında duran Elara’nın, sanki bir tiyatro oyunu izler gibi kollarını kavuşturup sizi izlediğini fark ediyorsun. Yabancı, hançerini sana doğru savurarak, "Hani nerede o hayali polislerin? Şimdi kimi çağıracaksın?" diye bağırıyor. Soğuk, artık sadece havada değil, yabancının keskin bıçağında ve hanın eşiğinde bekleyen o tehlikeli sessizlikte de hissediliyor.

You

hemen karşılık veriyorum

The Tale

Hançerli adamın suratındaki şaşkınlık, acıyla harmanlanmış bir öfkeye dönüştü. "Bunu ödeyeceksin!" diye bağırdı, sesi soğuk sisin içinde yankılanırken. Yarasına rağmen geri çekilmek yerine, hanın kapısına doğru başını çevirip içerideki arkadaşına hiddetle seslendi: "Yardım et şuna, bitirelim bu işi!" O içeride sessizce izleyen ikinci yabancı, masadan bir hışımla kalktı ve elinde parlayan bir silahla kapıya doğru yöneldi. Elara’nın yüzündeki o umursamaz tiyatro izleyicisi ifadesi, yerini ilk defa gerçek bir endişeye bıraktı; belli ki dükkanının kanla lekelenmesinden daha büyük bir bela kapının eşiğine dayanmıştı. Yaralı adam, karanlıktan ve sundurmanın bozuk zemininden faydalanarak yan tarafına doğru süzülmeye çalışırken, ikincisi de destek için dışarı çıkmak üzere. Kuzeyin o amansız soğuğu, artık sadece bir düellonun değil, eşitsiz bir çatışmanın nefesini enselerinde hissettiriyor.

You

birbirlerine düşürmeye çalışyıyorum hamaset ile

The Tale

Recep'in sözleri, bir zehirli sarmaşık gibi iki yabancının arasına sızdı. Yaralı olanın gözlerindeki şüphe, partnerinin her hareketini bir ihanet belirtisi olarak görmesine yol açtı; diğeri ise bu suçlamalar karşısında geri adım atmak yerine, öfkeyle karşılık verdi. Bir an için aralarındaki o tehlikeli uyum yerini, birbirlerine savurdukları sert kelimelere ve güvensiz bakışlara bıraktı. Kapının eşiğinde duran Elara, hanına kan sıçramayacağını anladığında sesini bir kırbaç gibi şaklattı. "Defolun buradan!" diye gürledi, elindeki temizlik bezini hırsla savurarak. "Eğer bir saniye daha kapımda dikilirseniz, şehir muhafızlarına kimin ne haltlar karıştırdığını tek tek anlatırım!" Bu beklenmedik müdahale ve artan güvensizlik, yabancıların gardını tamamen düşürdü. Birbirlerine nefret dolu birer bakış fırlatarak, sisin içine doğru, zıt yönlere dağıldılar. Kuzeyin dondurucu rüzgârı, handan yükselen cılız ışığı yutarken, kapı önünde sadece seninle Elara’nın gergin sessizliği kaldı. Başarıyla yarattığın kargaşa sayesinde hanın eşiğinden sağ salim ayrıldılar, ancak ardında bıraktıkları sis ve cevapsız sorular hâlâ gecenin soğuğunda asılı duruyor.

You

hemen polislerim neden gelmedi bunu araştırmam lazım

The Tale

Recep, sisin içinde bir gölge gibi dolanıp o gelmeyen muhafızların izini sürmeye çalışıyorsun. Çamurlu zemine eğiliyor, en ufak bir ayak izi ya da bekleyen bir pusu belirtisi arıyorsun ama nafile; sokaklarda senin ve o iki yabancının izlerinden başka hiçbir şey yok. Elara, kapının eşiğinden sana bakıp o alaycı kahkahalarından birini koyveriyor. "Hâlâ o hayali muhafızları mı bekliyorsun, vergi lordu?" diye sesleniyor, ardından kapıyı yüzüne kapatıp içeriden sürgüyü gürültüyle çekiyor. Hanın cılız ışığı da kesilince, tamamen dondurucu karanlığa ve kuzeyin amansız soğuğuna terk ediliyorsun. Uzaklardan, sisin içinden boğuk bir çan sesi yükseliyor; gecenin bu saatinde şehri uyaran bir işaret mi, yoksa sadece yalnızlığını perçinleyen bir yankı mı, kestirmek güç.

You

acaba polislerim yardım mı çağırıyor

The Tale

Sisli gecenin dondurucu sessizliği, uzaktan gelen çan sesinin ardından taş yollarda yankılanan ritmik ve ağır bot sesleriyle bozuluyor. Karanlığın içinden, ellerindeki fenerlerin ışığı sisi yarıp yaklaşan üç kişilik bir devriye ekibi çıkıyor. İçlerinden en önde olanı, yüzünde sert çizgiler taşıyan bir çavuş, hanın kapısında tek başına duran seni gördüğünde elini kılıcının kabzasına götürüp işaret vererek diğerlerini durduruyor. Fenerin titrek ışığı yüzüne vururken, çavuşun gözlerindeki şüpheyi ve otoriteyi net bir şekilde seçebiliyorsun. "Gece yarısı olmuş, Havenmoor'un sokaklarında tekinsiz bir gölge gibi dolanıyorsun," diyor tok ve sert bir sesle. "Kimsin sen? Bu saatte handan kovulmuş bir serseri mi, yoksa şehrin huzurunu bozmaya gelen başka bir yabancı mı? Cevabını çabuk ver." Arkasındaki iki muhafız, sanki bir işaret bekler gibi tetikte bekliyor; ortamdaki gerginlik, kuzeyin soğuğundan daha keskin bir hal alıyor.

You

salak mısınız ben Recep. Sizin maaşınızı ödeyen kişi

The Tale

Çavuş, senin "maaş ödeyen kişi" iddian karşısında hafifçe gülüyor, ancak gözlerindeki ifade bir zerre bile yumuşamıyor. "Havenmoor'un hiçbir kayıt defterinde senin adın yok, yabancı," diye gürlüyor, sesi soğuk havada bir kırbaç gibi şaklayarak. "Sadece bir serseri gibi ortalıkta dolanmakla kalmadın, bir de buradaki düzeni bozdun. Seninle karakolda daha detaylı bir görüşme yapacağız." Çavuşun tek bir işaretiyle iki muhafız hızla yanına ulaşıp kollarını sertçe arkandan kavrıyor. Direnmeye fırsat bulamadan, metalik bir soğuklukla bileklerine kelepçeler geçiyor. Hanın kapısı az önce olduğundan biraz daha fazla aralanıyor; Elara, yüzündeki o soğuk ve tatmin olmuş ifadeyle, sanki bir tiyatro oyununun son perdesini izliyormuş gibi sizi süzüyor. Muhafızlar seni çekiştirerek sisin içine, şehrin derinliklerine doğru sürüklemeye başlarken, arkanda bıraktığın o sıcak han ışığı yavaş yavaş kararıyor ve yerini taş yolların karanlığına bırakıyor. Artık sadece soğuk çamur ve muhafızların ritmik bot sesleri var; görünüşe göre, bu geceyi vergi toplamak yerine bir hücrede geçireceksin.

You

Çavuşa Havenmoor'un kayıt defterlerinde olmamam normal, çünkü ben Ankara'dayım yani sizin başkentiniz diyorum

The Tale

"Ankara mı? Hangi masal diyarından geliyorsun bilmiyorum ama burası Havenmoor, çocuk," diye kükrüyor çavuş, senin saçmalıklarına sabrı tükenmiş bir halde. Seni daha fazla dinlemeye niyeti yok; emirleri üzerine muhafızlar, seni sertçe Havenmoor'un soğuk ve rutubetli taş binalarının arasına sürüklüyor. Çok geçmeden, şehrin karanlık sokaklarından uzaklaşıp, dışarıdaki sise inat daha da ağır bir nemle kaplı olan Havenmoor Karakolu'na varıyorsunuz. Seni zifiri karanlık ve soğuk bir hücreye tıkıyorlar; üzerine kilitlenen demir kapının gıcırtısı, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yarıyor. Çavuş, üzerindeki eşyaları hoyratça bir kenara fırlatıp, "Sabah yargıç geldiğinde bu hayal dünyasından uyanmış olsan iyi edersin," diye mırıldanıyor ve arkasına bakmadan karanlığın içinde kayboluyor. Şimdi, buz gibi taş zemin üzerinde, tek bir meşalenin bile aydınlatamadığı bu rutubetli boşlukta, yarın sabahki sorguya kadar yapayalnızsın.

You

yargıç'a neler demem gerektiğini düşünüyorum bütün gece

The Tale

Gece boyu zihninde kurduğun savunmalar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hücrenin paslı demir kapısının gıcırtısıyla dağılıyor. Nöbetçi muhafız, seni sert bir itişle ayağa kaldırıp koridorda ilerlemeye zorluyor; rutubetli taşların arasından geçip, gün ışığının ancak soluk bir gri tonunda sızabildiği bir sorgu odasına giriyorsunuz. Masasının üzerinde yığılı duran kalın kayıt defterlerinin arkasında, gözlüklerinin üzerinden sana dik dik bakan yaşlı bir adam oturuyor: Havenmoor'un Yargıcı. Odadaki hava, dışarıdaki sise inat, boğucu bir otoriteyle yüklü. Yargıç, önündeki sayfaları hışırdatarak yavaşça sana bakıyor ve sesi, odanın taş duvarlarında soğuk bir yankı buluyor. "Dün geceki taşkınlık ve o saçma 'Ankara' masallarından sonra, şimdi bana kim olduğunu ve bu huzurlu handa ne aradığını anlat," diyor; gözlerinde zerre kadar sabır kırıntısı yok. "Eğer tekrar o anlamsız vergi memuru hikayelerini anlatmaya kalkarsan, seni bu soğuk hücrelerden çıkartıp şehrin dışındaki madenlerde ömür boyu zorunlu çalışmaya mahkûm ederim. Son şansın, yabancı. Konuş."

You

ben bir vergi memuru değilim, ben bu memleketin basit bir sevdalısıyım sadece ve bu vatana zarar verebilecek konuşmalar duydum o handa

The Tale

Yargıç, senin ciddi tavrın karşısında gözlüklerini hafifçe burnunun üzerine indiriyor. Masasındaki kâğıtları bir kenara itip, kalemini hazırlayan kâtibe bakıyor ve ardından bakışlarını tekrar sana dikiyor. "Demek vatansever bir sevdalısın," diyor, sesi bu kez biraz daha temkinli ve meraklı bir tını taşıyor. "Eğer anlattıkların sadece bir sarhoşun hezeyanı değil de gerçek bir tehditse, seni burada çürütmek yerine bu şehre hizmet etmeni sağlayabilirim." Önündeki kâğıdı işaret ederek, "Şimdi, o handa duyduğun konuşmaları ve o haritayla ilgili detayları kelimesi kelimesine anlat," diye ekliyor. "Kimdi bu yabancılar? Ne arıyorlardı ve neden o tüccar seninle birlikte handan kaçarcasına uzaklaştı? Eğer doğruları söylersen özgürlüğüne kavuşabilirsin, ancak tek bir yalanın bile seni madenlerin derinliklerine gönderir. Seni dinliyorum, anlat bakalım."

You

iki yabancı bir haritaya bakarak havenmoor çalışanları arasında rüşvet verebilecekleri isimleri tartışıyordu

The Tale

Yargıç, anlattıklarını büyük bir sabırsızlıkla dinliyor, ancak her kelimenden sonra yüzündeki şüphe biraz daha derinleşiyor. "Masallar ve komplo teorileri..." diye mırıldanıyor, kalemini masaya sertçe bırakarak. "Bana somut deliller değil, sadece bir yabancının boş iddialarını sunuyorsun. Senin buradaki varlığın zaten yeterince şüpheliyken, bir de bu tür dedikodularla vaktimi harcaman, sabrımı tamamen tüketti." Yargıç başıyla muhafızlara işaret ediyor. "Bunu buradan alın ve taş ocaklarına götürün. Madenlerdeki ağır iş, zihnini bu hayali rüşvetçilik hikayelerinden arındıracaktır." Daha itiraz etmene fırsat kalmadan, güçlü eller kollarını kavrıyor ve seni sertçe odadan dışarı sürüklüyorlar. Havenmoor'un rutubetli karakolundan çıkarılıp, soğuk ve puslu havanın içine, şehrin dışındaki taş ocaklarına doğru zorla yürütülüyorsun. Etrafındaki muhafızların sert bakışları ve attığın her adımda çamurun ayaklarına yapışan ağırlığı, özgürlüğünün artık çok uzak olduğunu sana fısıldıyor. Artık elinde sadece elindeki nasır tutmuş ellerin ve bu zorlu, soğuk çalışma kampının acımasız gerçekliği var.

You

kampta görevlilere yargıcın da satın alındığını söylüyorum

The Tale

Muhafızlar, yargıç hakkındaki suçlamalarını duyduklarında sadece alaycı bir şekilde gülüyorlar. "Burada yargıçla ilgili tek karar verici biziz, senin gibi bir mahkum değil," diye gürlüyor içlerinden biri ve eline ağır, sapı nasır tutmuş ellerine batan bir balyoz tutuşturuyor. "Daha fazla konuşmak istiyorsan, o çeneni yormak yerine kollarını yor." Seni taş ocağının merkezindeki en sert kaya yığınına itiyorlar. Balyozu her kaldırışında sırtındaki sızılar artıyor, soğuk hava ciğerlerini yakıyor ve her vuruşta kasların biraz daha titriyor; yorgunluk üzerindeki ağırlığını iyice hissettiriyor. Tam o sırada, ocağın sınırındaki sisin içinde bir hareketlilik fark ediyorsun. Handaki o iki yabancıdan biri, yüzünü gizleyen peleriniyle orada beliriyor. Ocağın başındaki görevliyle kısa, fısıltı dolu bir konuşma yapıyor ve adamın avucuna parıltılı bir altın kesesi bırakıyor. Görevli keseyi ceketinin içine hızla saklarken, yabancı tekrar sislerin içine, geldiği karanlığa karışıyor. Artık biliyorsun; yargıçla ilgili şüphelerinde haklıydın, ancak bu gerçek seni özgürleştirmek yerine, taşların arasında daha da derine gömüyor.

You

muhafızlara saldırıp kaçmaya çalışıyorum

The Tale

Balyozun ocağın gürültüsünü delen çınlaması daha yankısı sönmeden, kampın içindeki tüm bakışlar sana dönüyor. Göğsüne yediğin sert tekmeyle çamurlu zemine seriliyor, elindeki balyozun birkaç metre uzağa fırladığını görüyorsun. Etrafındaki muhafızlar, bir anlık şaşkınlığın ardından sanki avlarını köşeye sıkıştırmış bir kurt sürüsü gibi üzerine çullanıyor; kolların arkanda mengene gibi kenetleniyor, yüzün soğuk çamura bastırılıyor. Az önce rüşveti alan gözcü, yanına ağır adımlarla gelip tepene dikiliyor. Yüzündeki o soğuk, ifadesiz maske yerini artık nefrete bırakmış durumda; "Bu artık bir disiplin sorunu değil," diye tıslıyor, sesi taşların arasında yankılanırken. "Bu bir kaza olacak." Muhafızlar seni yerden kaldırıp, diğer mahkumların bakışlarından uzak, ocağın en tenha ve karanlık köşesine, sisin iyice yoğunlaştığı o dipsiz uçuruma doğru sürüklemeye başlıyor. Artık sadece botlarının çamurda bıraktığı izler ve hayatının gözlerinin önünden geçişi var; yargıcın adaletinin ne kadar acımasız olduğunu, bu soğuk taşların arasında can çekişirken acı bir şekilde anlıyorsun.