Han-ı Tıka Basa’nın loş, tarçın ve hafif yanık pirinç kokulu havası ciğerlerinize işliyor. Asma Kapı’nın bu salaş hanında sabahın körü olmasına rağmen, içerideki uğultu bir arı kovanını andırıyor. Tezgahın arkasında, kaşları sanki kendi aralarında bir savaşa tutuşmuş gibi sürekli birbirine giren hancı Hüseyin Hamsi, elindeki bakır kepçeyi öfkeyle parlatırken her gelene kuşkuyla bakıyor. Köşedeki masada toplanmış bir grup kervan koruması, seslerini iyice alçaltarak kuzey yolunda gerçekleşen son "yaprak baskınından" bahsediyor; gözlerindeki korku, anlattıkları ganimetin değerinden daha büyük. Yan masada oturan, üstü başı dökülen Sırrı isimli adam ise, elinizdeki çantaya sanki içinde dünyanın tüm hazineleri varmış gibi dik dik bakıyor. Çantanızın en dibinde ağırlığını hissettiğiniz o balmumu mühürlü salamura yaprak tenekesi, sanki bu hanın tüm huzurunu bir bıçak gibi kesip geçiyor. Herkes bir şeylerin peşinde, ama kimse "bedava vermiyor."
Sırrı'ya gidip "Niye dik dik bakıyosun kardeşim?" diyorum
Sırrı irkilerek yerinden sıçrıyor; kaşları terden parlayan alnında birleşiyor ve gözleri, tezgahın arkasında bakır kepçeyi artık neredeyse bir silah gibi tutan Hüseyin Hamsi’ye kayıyor. Hızla size doğru eğilip, sesini rüzgarda uçup gidecek kadar cılız bir fısıltıya indiriyor. "Dik dik bakmıyorum dostum, uyarıyorum," diyor, elleri titreyerek. "Çantandaki o hazinenin kokusu, bu hanın duvarlarından sızıp dışarıdaki Lahanacı köpeklerinin burnuna çoktan gitmiştir. 15 altın veririm, hemen şimdi alayım üzerindeki bu yükü; yoksa birazdan o kapıdan içeri sadece hırsızlar değil, bizzat infazcılar girecek." Hüseyin Hamsi, elindeki kepçeyi tezgaha sertçe vurarak parlatmayı bırakıyor; kaşları, sanki bir savaşa hazırlanıyormuş gibi daha da iç içe geçiyor. Gözlerini bir an bile üzerinizden ayırmadan, sanki sizin ne diyeceğinizi tartıyor. Hanın uğultusu, Sırrı’nın fısıltısı ve Hüseyin’in bakışları arasında boğuluyor; ortamdaki tarçın kokusu, yerini keskin bir gerilime bırakıyor.
Hazinenin daha çok edip etmediğini hatırlamaya çalışıyorum
Hüseyin Hamsi’nin gürlemesi, hanın içindeki havayı bir anda donduruyor. "Han-ı Tıka Basa’da racon kesilmez!" diye kükreyen hancı, elindeki ağır bakır kepçeyi masaya indirdiğinde çıkan tok ses, kervan korumalarının bile ellerini kılıçlarına götürmesine neden oluyor. Hüseyin, iki kaşının altından dik dik sana bakarken, "Sırrı, terbiyeni takın; misafirimin çantasında ne var, seni ilgilendirmez," diyor ama hemen ardından gözleri senin çantana kayıyor. Sırrı, eli hala ceketinin altındaki gizli bıçağın kabzasında, titreyen nefesini tutmuş durumda. Hüseyin ise tezgâhın arkasından çıkıp size doğru ağır adımlarla yaklaşırken, "Burada dönen her işin bir bedeli vardır, biliyorsun," diye fısıldıyor, sesi bu kez hancıdan ziyade bir komisyoncununki gibi pürüzsüz çıkıyor. "Eğer o çantada yakalanması başa bela olan bir şeyler taşıyorsan, buranın güvenliği için de bir 'tadım payı' ödemen gerekecek. Nedir bu tantanaya sebep olan şey? Aç da görelim, yoksa kapıdaki kepçeli muhafızları çağırmak zorunda kalırım."
"Misafirlerinize böyle mi davranıyorsunuz? Hiçbir şey yok içinde" diyorum
Hüseyin Hamsi, o gür kaşlarını bir an daha birleştirip gözlerini kısıveriyor; sanki kelimelerinin altında saklanan yalanı bakır kepçesiyle kazımaya çalışıyor. "Demek öyle," diye homurdanıyor, sesi tarçın kokulu havada bir anlığına asılı kalıyor. "Öyle olsun bakalım, ama unutma; bu hanın kapısı dürüst olanlara açık, başını belaya sokanlara ise sadece Kepçe Kalkanlılar'ın yolu görünür." Sırrı, oyununun bozulduğunu ve Hüseyin'in artık onu korumayacağını anlayınca, ceketinin altındaki elini yavaşça çekiyor. Yüzünde hala o sinsi, açgözlü ifade var ama artık daha temkinli; hanın en karanlık köşesine, gölgelerin içine çekilirken gözlerini bir an bile senin üzerinden ayırmıyor. Hüseyin, elindeki kepçeyi tekrar tezgahın üzerine, adeta bir uyarı gibi bırakıp kervan korumalarına doğru dönüyor. Han, kısa süreli bir gerilimin ardından eski, boğucu uğultusuna geri dönüyor; ancak sırtında, Sırrı’nın bakışlarının ağırlığını ve çantandaki o balmumu mühürlü tenekenin buz gibi soğukluğunu hissetmeye devam ediyorsun. Burada kimse "bedava" bir şey vermez, hele ki bu kadar değerli bir sırrı.
Sırrı'ya "30 Altına veririm" diye fısıldıyorum
Sırrı'nın gözleri 30 altınlık teklifi duyunca adeta büyüyor, ancak hanın kapısının gürültüyle açılmasıyla bu açgözlülük yerini saf bir dehşete bırakıyor. İçeri giren Kepçe Kalkan Bölüğü’nün iki şövalyesi, ellerindeki o gülünç ama ölümcül kepçe başlı mızraklarla hanın havasını bir anda soğutuyor. Hüseyin Hamsi, elindeki parlatma bezini tezgaha fırlatarak şövalyelere doğru bir adım atıyor, kaşları sanki hanı savunmak için bir kale burcuna dönüşmüş durumda. Sırrı, şövalyelerin içeri girmesiyle birlikte titreyen parmaklarıyla kolunu çekiştirip seni köşenin daha da derinlerine itiyor. "30 altın," diye tıslıyor, nefesi korkudan ekşimiş bir halde, "Ya şimdi anlaşırız ya da ikimiz de bu akşamı 'tadım trial'ına çıkmadan Kepçe Kalkanlılar'ın nezarethanesinde geçiririz. Göster şunu, yoksa ikimizi de paketleyip götürecekler!" Hanın uğultusu tamamen kesilmiş durumda; herkes, şövalyelerin kimin için geldiğini anlamaya çalışıyor. Balmumlu tenekenin ağırlığı çantanızda, sanki bir suç belgesi gibi yanmaya devam ediyor.
Gizlice "Mühürlü Yaprak Tenekesi" veriyorum
Sırrı’nın panik dolu çığlığı, hanın içindeki gergin havayı bir cam gibi çatlatıyor. Elindeki tenekeyi tüm hızıyla sana doğru fırlatmasıyla, metalin sivri köşesi omzuna sertçe çarpıyor; acıdan dişlerini sıktığın anda teneke, ayaklarının dibine büyük bir gürültüyle düşüyor. Kepçe Kalkan şövalyesi, "Dur orada, Lahana kaçakçısı!" diye kükreyerek Sırrı’ya hamle yapıyor, ancak Sırrı çoktan hanın arka kapısına doğru bir yılan gibi kıvrılıp kaybolmuş durumda. Şövalyenin bakışları, yerdeki mühürlü tenekeye ve hemen yanındaki sana kilitleniyor; yüzündeki ifade, bir dolmanın içindeki gizli bir malzemeyi keşfetmiş bir yargıcınki kadar soğuk. "Görünüşe göre," diyor şövalye, kepçe başlı mızrağını yavaşça göğsüne doğrultarak, "burada 'yasaklı bir ürünün' izini sürmek için çok da uzağa gitmemize gerek kalmadı." Hancı Hüseyin Hamsi, tezgahın arkasından bir adım öne çıkıyor, kaşları şaşkınlıkla havaya kalkmış halde süreci izliyor. Hanın geri kalanı nefesini tutmuş, bir sonraki hamleni bekliyor; avucundaki 30 altının ağırlığı, bu ölümcül sessizlikte bir suç ortağı gibi elini terletiyor.
"Ben kokuya bakmaya gelmiştim size ihbar edecektim"
Şövalyenin kepçe başlı mızrağı, tenekenin üzerindeki balmumu mühürün üzerinde bir an beklerken hanın içindeki hava, bir dolmanın içindeki pirincin haşlanması gibi ağırlaşıyor. Şövalye, mızrağını yavaşça tenekeden çekip sana, sanki gözlerinin arkasındaki yalanı bir kaşıkla kazıyıp çıkarmak istermiş gibi dikkatle bakıyor. "İhbarcı ha?" diyor, sesi metalik bir tınıyla hanın tavanına çarpıyor. "Eğer niyetin gerçekten bu şehri 'Lahana' virüsünden temizlemekse, o zaman bu tenekeyi sana kimin sattığını veya Sırrı denilen o farenin ininin nerede olduğunu söylemekten çekinmeyeceksin." Şövalye tenekeyi, sanki bir suçüstü kanıtıymış gibi sertçe kavrıyor ve seni kapıya doğru hafifçe itiyor. "Bu işin arkasındaki asıl baronları elimize ver, yoksa seni de Sırrı'nın peşinden o 'tadım mahkemesine' sürükleriz; orada sadece yaprakları değil, senin de tadına bakarlar." Hüseyin Hamsi, tezgahın üzerinden sana bakarken kaşlarını tek bir düz çizgi haline getiriyor; sanki "dökül bakalım, yoksa bu iş ikimize de patlar" der gibi. Şimdi, ya Sırrı'yı ele verip kendi paçanı kurtaracaksın ya da başka bir isimle bu şövalyeyi oyalamaya çalışacaksın.
Tanımıyorum ki adamı ben az önce geldim buraya, Hüseyin Hamsi şahit
Şövalye, Hüseyin Hamsi’nin hantal ama otoriter çıkışına karşılık mızrağını hafifçe indiriyor. Hüseyin, iki kaşını birleştirip şövalyenin gözlerinin içine dik dik bakarken, "Bu yabancı daha yeni geldi, Sırrı gibi bir fareyle işi olamaz, boşuna vaktinizi harcamayın," diye gürlüyor. Şövalye, bir an için tereddüt etse de, Sırrı’nın kaçtığı arka kapıya doğru sert bir bakış atıp, "Pekâlâ hancı, eğer bu yabancının başı bir daha 'yaprak' kokulu bir işe bulaşırsa, o zaman seni de bu hanla birlikte mühürlerim," diyerek kepçe başlı mızrağını yere vuruyor ve diğer şövalye ile birlikte hızla handan çıkıp gidiyorlar. Hanın içindeki o ağır, boğucu sessizlik, şövalyelerin ayak seslerinin uzaklaşmasıyla yerini tekrar fısıltılara bırakıyor. Hüseyin Hamsi, tezgâha yaslanıp ağır bir nefes veriyor ve sana doğru, hem şüpheli hem de hesapçı bir bakış atıyor. "Ucuz kurtardın yabancı," diyor sesini alçaltarak, "Kepçe Kalkanlılar bu kadar kolay vazgeçmez. Sırrı'nın peşine düştüler ama buradaki huzursuzluğu temizlemenin de bir bedeli var. Bu dükkânda 'bedava' hiçbir şey verilmez, hele ki hayatını kurtardığım birine." Gözleri, cebindeki 30 altının olduğu keseye kilitlenmiş durumda, bir 'hizmet bedeli' bekliyor.
Bunun için sana para falan ödemem. Bizi zengin et. Elimden geleni yapmaya hazırım
Hüseyin Hamsi, o koca gövdesini tezgaha yaslayıp, gür kaşlarının altından sana sanki bir ömürlük bir sırrı ilk kez paylaşıyormuş gibi bakıyor. "Madem altınların burada kalacak, o zaman sana gerçek bir 'ziyafet' vadedeyim," diye fısıldıyor sesi, hanın uğultusunda kaybolacak kadar kısık ama bir o kadar da tehditkar. Tezgahın altından çıkardığı, kenarları yanık ve üzerinde kurumuş tarçın lekeleri olan eski bir parşömeni masaya yayıyor. Parmağıyla İÇLİK MAHALLESİ’ndeki kör bir sokağa işaret ediyor: "Lahanacıların en büyük zulalarından biri buradaki eski baharat deposunda. Sadece yaprak değil, gerçek bir servet yatıyor orada." Ancak uyarısını da hemen ekliyor; sesi bir anda ciddileşiyor. "Orada 'Kıvırcık Kerim' var; lahana yaprağı kadar sert, çelik kadar soğuk bir fedai. O depo, onun krallığı. Eğer o içeriği alıp buraya getirebilirsen, payımızı bölüşürüz ve seninle Dolama'nın en zenginleri arasında bir yerimiz olur. Ama unutma, oraya boş elle giren, geri dönemez." Hüseyin, eline tutuşturduğu haritayı avucunda sıkmanla birlikte gözlerini kısıp, "Şimdi çabuk ol, Kepçe Kalkanlılar sokağın başında dönmeden gözden kaybol," diye seni kapıya doğru yönlendiriyor. Dışarıdaki Asma Kapı’nın rüzgarı, sanki bir şeylerin ters gideceğine dair uğuldarken, elindeki harita sıradan bir kağıt parçası değil, bir ölüm-kalım sözleşmesi gibi avucunu yakmaya başlıyor.
dediği yere doğru ilerliyorum
Eski baharat deposunun ağır, paslanmış kapısını gıcırdayarak araladığında, içerideki hava burnuna keskin bir küf ve bozulmuş lahana kokusuyla çarpıyor. İçlik Mahallesi’nin bu köhne köşesinde zaman sanki durmuş; tozlu raflarda unutulmuş baharat çuvalları, sanki yıllardır kimsenin dokunmadığı bir mezarlığın taşları gibi dizili. Tam karşıdaki sütunun gölgesinde, saçları kendi çapında bir fırtınayı andıran, ismiyle müsemma Kıvırcık Kerim duruyor. Elindeki uzun, ince bıçağı bir taşın üzerinde öyle bir ritimle sürüyor ki, çıkardığı o tiz gıcırtı boş depoda yankılanırken tüylerin ürperiyor. Seni fark ettiği an bıçağını yavaşça kenara bırakıyor, yanındaki ağır, pirinç başlıklı sopasına elini atarak oturduğu yerden yavaşça doğruluyor. "Hüseyin'in yeni çırağı mı geldi," diyor sesi, mekanın kasvetli sessizliğinde bir kırbaç gibi şaklayarak, "yoksa lahana tarlasına izinsiz giren bir fare mi?" Gözleri seni bir av gibi tartarken, deponun loş ışığında yüzündeki o sinsi, alaycı gülümseme iyice belirginleşiyor; burada ne aradığını ve kimin tarafından gönderildiğini söylemen için tek bir şansın var gibi görünüyor.
Devam etmeden şifa iksiri içiyorum
Kıvırcık Kerim’in alaycı gülüşü, savurduğu pirinç başlıklı sopanın ıslığıyla birleşerek deponun kasvetini yırtıyor. Ancak o ağır topuz, tam kafanı hedeflediği anda ayağın yerdeki eski bir baharat çuvalına takılıyor ve dengen bozuluyor; Kerim'in hamlesi boşlukta savrulurken sopanın ucu, hemen yanındaki tahta rafı parça parça edip kuru baharat tozlarını havaya kaldırıyor. Kalkan toz bulutu görüşünü bir anlığına kör ederken, Kerim’in yüzündeki şaşkınlık yerini derin bir öfkeye bırakıyor. "Daha şanslısın, fare," diye kükrüyor, sopasını toparlayıp bir sonraki darbesine hazırlanırken. Deponun dar koridorları, baharat çuvallarının yarattığı engeller ve Kerim’in her an üzerine çullanmaya hazır duruşuyla artık bir kafese dönüşmüş durumda. Artık ya bu kör edici tozun içinde bir çıkış yolu bulmalı, ya da Kerim’in bir sonraki darbesini karşılamaya hazırlanmalısın; zira bu adamın bir sonraki hamlesinin ıskalamayacağı şimdiden belli.
Kıvılcım Tutamı atıyorum
Kıvılcım Tutamı'nın ateşi, Kerim’in o özenle şekillendirilmiş kıvırcık saçlarını tutuşturduğunda, odada aniden yanık saç ve baharatın geniz yakan kokusu yayıldı. Kerim, şaşkınlıkla kendi başına ellerini atıp cılız alevleri söndürmeye çalışırken, acı ve öfkeyle karışık bir çığlık kopardı. "Cadı mısın sen, yoksa sadece aptal mı?" diye gürledi. Dikkatinin dağılmasına rağmen, Kerim’in çevikliği şaşırtıcıydı; pirinç sopasını yere fırlattığı gibi, bir boğa hırsıyla üzerine atıldı. Tam kaçmaya hazırlanırken, onun o ağır gövdesinin ağırlığını göğsünde hissettin ve ikiniz birlikte devasa bir baharat çuvalı yığınının içine gömüldünüz. Etrafın toz duman olurken, Kerim'in iri elleri yakana yapıştı; saçları hala hafifçe tüterken, yüzündeki o sinsi gülümseme geri geldi. Şimdi ikiniz de tozlu bir karanlığın içinde, baharat çuvalları arasında birbirine kenetlenmiş durumdasınız; Kerim, seni bir sonraki darbesine hazırlamak için iyice sıkıştırıyor.
tekrar saldırıyorum
Kıvırcık Kerim, aldığı ağır darbenin etkisiyle elindeki tutuşu kaybedip sendeleyerek geriye çekiliyor. Gözlerinde artık o alaycı parıltı değil, hayatta kalma içgüdüsünün soğuk dehşeti var. Yaralı bir hayvanın çevikliğiyle, sendeleyerek arka çıkışa, deponun gölgelerine doğru sürünmeye başlıyor; saçlarından hala ince bir duman tütüyor. Etrafı saran keskin baharat tozu ve kavruk saç kokusu, görüşünü iyice bulanıklaştırıyor ama Kerim'in sarsak adımları duyulabiliyor. Bir karar vermen gerekiyor: Kaçmaya çalışan bu adamı yere serip işini bitirmek mi, yoksa hancının o çok bahsettiği 'servet'in izini sürmek mi? Her saniye, Kerim'in dışarıdaki sokaklara ulaşıp bölgeyi ayağa kaldırmasına biraz daha yaklaşıyor.
kaçmadan gidip Kerim'i öldürmeye çalışıyorum
Kıvırcık Kerim’in cansız bedeni, baharat tozları ve yanık saç kokusu arasında hareketsiz yatarken, deponun kasveti üzerine ağır bir sessizlik çöküyor. Elindeki satırı silip yere attığında, Kerim’in o agresif kıvırcık saçlarının artık birer kül yığınına dönüştüğünü görüyorsun; bu, Dolama’nın yeraltı dünyasında bir ismin daha sessizce silinmesi demek. Hızla deponun kuytu köşelerini karıştırmaya başlıyorsun. Kerim’in sopasını savururken parçaladığı rafların hemen arkasında, yerdeki tozlu tahtaların altında gizli bir kapak buluyorsun. Kapağı araladığında, yüzüne vuran serin ve mis gibi salamura yaprak kokusuyla irkiliyorsun; burası, Hüseyin Hamsi’nin bahsettiği o efsanevi zula. Onlarca balmumu mühürlü teneke, sanki bir hazine gibi karanlıkta parlıyor. Tam bir tanesini eline alıp ağırlığını hissettiğin o anda, deponun dışındaki Asma Kapı sokağından gelen ağır, ritmik bot sesleri duyuluyor. Kepçe Kalkanlıların mı yoksa Lahanacıların mı olduğu belirsiz, ancak kapının menteşeleri zorlanmaya başladığı anda bu hazineyle ne yapacağına ve bu tozlu mezardan nasıl çıkacağına dair saniyelerin kalıyor.
Hemen hazineleri alıyorum, başka neler var diye bakıyorum
Deponun ana kapısı, korkunç bir gıcırtıyla menteşelerinden kurtulup içeriye doğru çökerken, içeriye iki Kepçe Kalkan şövalyesi dalar. Ladle-başlı mızraklarının ucu, senin göğsünü hedef alarak havayı yarar; kalkanlarının üzerindeki pot-kapakları, meşale ışığında tehditkar bir parıltıyla parlar. "Hırsız, elindekileri yere bırak!" diye kükrer şövalyelerden biri; sesi, tozlu deponun içinde bir emir gibi yankılanır. Bir yandan da dışarıda biriken kalabalık, meraklı gözlerle kapıya yığılmıştır; aralarından biri "Yine bir yaprak hırsızı, bu seferki tam yakalanmış!" diye fısıldarken, diğerleri olayı bir dedikodu malzemesi gibi birbirine fısıldamaktadır. Elinde sıkıca tuttuğun mühürlü tenekelerin ve o ağır demir kasanın ağırlığı, avucunu terletirken, şövalyelerin yaklaşan adımları deponun tahta zemininde ritmik birer infaz hükmü gibi yankılanır. Arka çıkışa doğru bir kaçış yolu mu arayacaksın, yoksa bu şövalyeleri ikna edip aradan sıyrılmak için elindeki "ihbarcı" yalanını mı sonuna kadar zorlayacaksın?
Kıvırcık Kerim’i öldürdüm sizin için. Bu adamı aramıyor muydunuz? Benim bu yapraklarla işim yok
Şövalyeler, senin o bayat yalanın karşısında sadece acı bir gülümsemeyle birbirlerine baktılar. "İhbarcı mı?" diye alay etti içlerinden biri, mızrağının ladle-başlı ucunu senin boğazına bir santim kala durdurarak. "Sen sadece suçüstü yakalanmış bir Lahana farecisisin." Diğeri, çevik bir hareketle arkana dolanıp kaçış yolunu kapatırken, kalkanındaki pot-kapağı parıltısıyla gözlerini kamaştırdı. Dışarıdaki kalabalık, ismini bir küfür gibi ağızlarında geveliyor; "Tadım mahkemesine! Yaprak hırsızını asın!" diye bağırışlar deponun tozlu duvarlarında yankılanıyor. Elindeki o mühürlü tenekeler, az önce bir servet gibi parlayan o hazine, şimdi ellerinde birer darağacı ilmeğine dönüşmüş durumda. Şövalyeler, mızraklarını hafifçe ileri itip "Diz çök!" diye gürlediklerinde, hayatının en kritik anında olduğunu anlıyorsun; ya bu ağır zırhlıların insafına terk edilecek ya da bu kuşatılmış deponun gölgelerinde son bir hamle arayacaksın.
Fal Okuma büyüsü yapıyorum
Kahve telvelerinin (veya deponun yoğun baharat tozunun) havada çizdiği desenler, sadece bir fal değil, bir uyarı niteliğinde önünde beliriyor: Hemen tepenizde, dengesizce istiflenmiş devasa baharat fıçıları bir anlık sarsıntıyla devrilmek üzere. Büyünün yarattığı o tuhaf, statik elektrikli hava dalgasıyla birlikte, deponun zaten çürümüş olan zemini bir kez daha gıcırdıyor ve o an o beklenen oluyor. Tepedeki fıçılar, devasa bir gürültüyle şövalyelerin üzerine doğru yıkılırken, kalkanlı muhafızlar dengelerini kaybedip sağa sola savruluyor. Dışarıdaki kalabalık, bu ani ve mistik görünen çöküşü görünce "Cadı! Lanetli cadı!" çığlıklarıyla birbirini ezip kaçışmaya başlıyor. Kargaşanın ortasında, önündeki yol açılmış durumda; ister bu kaostan yararlanıp arkadaki gölgelere dal, ister elindeki ganimetle toz dumanın arasından sokağa fırla.
envanterimde ganimet gözükmüyor, önce onları envanterime ekliyorum
Toz duman içinde, Kerim’in sakladığı o paha biçilemez ganimeti bir çuvala doldurmak için elin ayağın birbirine dolanıyor. Mühürlü tenekelerin ve ağır demir kasanın ağırlığı, omuzlarını bükerken, kepçe kalkanlı şövalyelerin fıçıların altından çıkmak için attıkları öfkeli çığlıkları duyuyorsun. Dışarıdaki kalabalığın "Cadı!" çığlıkları arasında, deponun arka duvarındaki o dar çatlağı gözüne kestiriyorsun; özgürlük, o küçücük aralığın ardında. Tam çuvalı sırtlayıp o daracık yola doğru hamle yaptığında, şövalyelerden birinin mızrağını hırsla fırlattığını hissediyorsun. Mızrağın ucu, sırtındaki çuvalın hemen yanından geçip omzuna sert bir darbe indiriyor; acıyla sendeliyorsun ama çuvalı bırakmıyorsun. Darbeden gelen sızıyla dişlerini sıkıp, tozun ve kaosun içinde son bir gayretle çatlağın diğer tarafındaki loş ara sokağa atlıyorsun. Arkanda deponun gıcırtıları ve şövalyelerin bağırışları yükselirken, artık Dolama’nın karanlık sokaklarında, elinde bir servetle baş başasın.
KOŞUYORUMMM
Okan, Asma Kapı’nın rutubetli ve dar ara sokaklarında koştururken, ciğerlerine dolan keskin baharat kokusu ve yanık deri sızısı artık yerini soğuk, temkinli bir sessizliğe bırakıyor. Arkasından gelen Kepçe Kalkanlıların mızrak şakırtıları artık uzak bir yankıdan ibaret, ancak omuzundaki çuvalın ağırlığı, az önce kazandığı "cadı" ünvanıyla birleşince Dolama’nın her gölgesi bir tehdit gibi üzerine çökmeye başlıyor. Tam bir sonraki sokağın köşesini dönmek üzereyken, duvarın girintisinde duran maskeli bir figür yolunu kesiyor. Figür, Okan'ın paniklemiş haline aldırış etmeden, çuvaldaki ganimete dik dik bakıp, "O tenekelerin içindeki yapraklar, sadece bir hırsızın taşıyabileceği kadar basit değil; onları kime satacağını bilmek hayatını kurtarabilir," diye fısıldıyor. Maskesinin ardındaki gözler, sanki elindeki hazinenin gerçekte ne anlama geldiğini biliyormuş gibi parlıyor ve bir sonraki kuytu köşeyi işaret ediyor. Şimdi, Hüseyin Hamsi’nin yanına, yani hanın güvenli görünen kucağına mı döneceksin, yoksa bu gizemli yabancının, belki de gerçek bir tehlikenin uyarısına mı kulak vereceksin?
"İsmin ne?"
Maskeli figür sorduğun ismi duymazlıktan gelip keskin, alaycı bir kahkaha atıyor; ses, sokağın nemli taş duvarlarında yankılanıp sönüyor. Tekrar karanlık geçidi işaret ederek, Kepçe Kalkanlıların bölgedeki tüm çıkışları kapatmaya başladığını fısıldıyor. Ardından, elindeki demir kasanın sadece yapraklardan ibaret olmadığını, içinde Lahanacıların işbirlikçilerini ve Dolama'nın en güçlü isimlerini deşifre eden bir liste olduğunu söylüyor. "Bu kutu seni hem yasaların hem de kartelin hedefi yaptı," diyerek bir gölge gibi ara sokağın derinliklerinde kayboluyor. Tam o sırada, uzaklardan gelen zırh tıkırtıları ve "Hırsızı bulun!" diye bağıran Kepçe Kalkan şövalyelerinin sesleri sokağın girişinde yankılanmaya başlıyor. Elindeki ağır ganimetle bir köşeye sıkışmış durumdasın; ya yabancının işaret ettiği gizli sığınağa doğru umutsuzca koşacaksın, ya da seni bu işin içine çeken Hüseyin Hamsi'nin yanına, 'Han-ı Tıka Basa'ya dönüp bu tuzağın hesabını sormak için hayatını tehlikeye atacaksın. Karar anı geldi; şövalyelerin meşale ışıkları sokağın başına vurmaya başladığında, hareket etmek için saniyelerin var.
bu bir tuzak mıydı??? wow. Gizemli adama gidip "seninleyim" diyorum
Maskeli figür, senin tereddütlü kabulünü duyar duymaz, çürük balık kasalarının arkasındaki neredeyse görünmez bir boşluğa elini uzatıyor. Sen peşinden daracık, rutubetli ve ağır tuz kokulu bir dehlize sürünerek girerken, o arkadaki ağır demir ızgarayı büyük bir gürültüyle indirip yolu kapatıyor. Az öteden gelen şövalyelerin bot sesleri, artık sadece metalin taşa çarpışının boğuk bir yankısından ibaret. Dehlizin loş ışığında maskesini yavaşça aşağı indirdiğinde, suratındaki o korkunç, ejderha ateşiyle yanmış derin yara izleri gün yüzüne çıkıyor. "Adım Tuz," diye fısıldıyor sesi, kurumuş bir yaprak hışırtısı gibi. Hüseyin Hamsi'nin sadece bir Lahanacı piyonu olduğunu ve o deponun, senin boynuna ilmiği geçirmek için kurgulanmış mükemmel bir tuzak olduğunu yüzüne vuruyor. Elini, çuvalındaki o ağır demir kasaya uzatıyor; içindeki listenin Hüseyin'i ve kartelini yakmak için tek kozun olduğunu, ancak seni bu şehirden sağ çıkarabilecek tek kişinin de kendisi olduğunu ekliyor. Dışarıdaki şövalyelerin öfkeli bağırışları ızgaranın arkasında sönümlenirken, Tuz'un eline bakıp karar vermeni bekliyor.
"Benim hedeflerim yüksek. Büyük bir adam olmak istiyorum. Buranın valisine bile kök söktürmeliyim. Bana yol göster"
Tuz, senin "büyük adam olma" hayallerine sadece kuru, boğuk bir kahkahayla karşılık veriyor; yüzündeki yara izleri, o alaycı gülüşü daha da korkutucu kılıyor. "Büyük adamlar burada, karınları kanalın dibindeki balıklara yem olunca küçülür," diyor ve elindeki o demir kasayı sanki basit bir çöp kutusunu çeker gibi elinden çekip alıyor. Kasayı koltuğunun altına sıkıştırırken, duvardaki gizli bir mekanizmayı çevirip İÇLİK MAHALLESİ'nin karanlık, lağım kokulu yeraltı dehlizlerine açılan dar bir geçidi ortaya çıkarıyor. Sana doğru uzattığı nasırlı elinde, kenarları ezik, neredeyse çürümeye yüz tutmuş tek bir salamura yaprak duruyor; bunu zorla eline tutuştururken, "Bu senin yeni kimliğin," diye fısıldıyor. Senden tek bir şey istiyor: Rıhtımdaki o korunaklı 'Siyah İnci' sevkiyatını getireceksin. "Eğer eli boş dönersen veya bu işi eline yüzüne bulaştırırsan, Kepçe Kalkanlıları kapına getiren ben olurum," diyerek geçidin derinliklerine, rutubetin içine doğru bir gölge gibi süzülüp gidiyor. Arkasında, kanalizasyonun damlayan su sesleri ve senin az önce kurduğun tüm büyük hayallerin çöküşüyle baş başa kalıyorsun. Şimdi elinde o buruşuk yaprakla, Dolama'nın altında, pisliğin ve karanlığın arasında tek başınasın.
"Len detay verseydin ya" diye bağırıyorum arkasından
Okan'ın "Detay ver!" diye yankılanan feryadı, kanalizasyonun ağır ve rutubetli sessizliğinde boğulup gidiyor. Tuz'dan geriye sadece lağım sularının üzerine damladığı o buruşuk, acı kokulu yaprak ve ardında bıraktığı o zehirli belirsizlik kalıyor. Yukarıda, Kepçe Kalkanlıların bot sesleri, deponun olduğu bölgede hâlâ hiddetle yankılanıyor; "Lahanacı"yı veya onunla bağlantılı gördükleri herkesi arıyorlar. Senin ise ayaklarının altında, Dolama'nın ihtişamlı binalarının temellerini taşıyan o karanlık ve tekinsiz labirent uzanıyor. İÇLİK MAHALLESİ'nin yer altı sularında, farelerin hışırtısı ve uzaktan gelen suyun ritmik damlayışı dışında hiçbir ses yok. Tuz'un peşinden rıhtıma doğru mu ilerleyeceksin, yoksa bu karanlık tünellerde kendi şansını deneyip şehrin başka bir çıkışını mı arayacaksın? Elindeki o tek yaprak, tüm bu pisliğin içinde senin tek pusulan; ama unutma, burada hiçbir şey bedava değil.
Tuz’un peşinden gidiyorum
Okan, Tuz'un izini takip ederek kanalizasyonun derinliklerinden rıhtıma açılan o büyük, kubbeli mahzene ulaşıyor. Havanın değiştiğini hemen hissediyorsun; lağım kokusuna deniz tuzu ve çürümüş balık kokusu karışıyor. Mahzenin içine girdiğinde, rutubetli duvarların arasında bir tahta kayığın paslı bir demir halkaya bağlandığını ve yanı başında, üzerinde 'Siyah İnci' tüccar hanesinin o tanıdık, solmuş ambleminin bulunduğu bir sandığın sahipsizce durduğunu görüyorsun. Tam ganimete doğru bir hamle yapacakken, mahzenin diğer ucundan gelen metalik tıkırtılarla donup kalıyorsun. Kepçe Kalkanlı iki şövalye, ellerinde meşalelerle rıhtımın kapaklarını kontrol ederek senin bulunduğun bölmeye giriyorlar. Henüz seni fark etmediler; şövalyeler loş ışıkta sluice kapaklarının mekanizmasını incelerken, senin ile o değerli sandık arasında duruyorlar. Bir sonraki hamlen, ya karanlığın sessizliğinde sandığı kapıp kaçmak ya da bu rıhtım şövalyelerine karşı yeni bir oyun kurmak olacak.
Sessizce sandigi kapip kaciyorum
Sessizce sandığa hamle yaptığın an, ayağın kaygan yosunlara takılıp sertçe yere çarpıyor. Çıkardığın gürültü rıhtım mahzeninin taş duvarlarında bir kırbaç gibi yankılanıyor. Kepçe Kalkanlı şövalyelerin başları aynı anda sana doğru dönüyor; gözlerinde bir anlık şaşkınlık, ardından mızraklarını doğrultan profesyonel bir avcının acımasızlığı beliriyor. "Dur orada, leş kargası!" diye kükrediklerinde, tam üzerlerindeki eski tuğla tavanın senin yarattığın titreşimden mi yoksa rıhtımın yorgunluğundan mı bilinmez, büyük bir gürültüyle çökmeye başladığını duyuyorsun. Tavanın göbeği bir toz ve moloz bulutuyla şövalyelerin üzerine yığılıyor; bir şövalye son anda yana sıçrayıp kurtulsa da, diğeri yıkılan tuğlaların altında kalıyor. Mahzenin içine dolan deniz suyu, molozların arasından fışkırarak yerdeki pisliği ve çamuru bir girdaba dönüştürüyor. Şövalyeler tozun ve suyun içinde ne yapacaklarını şaşırmış, mızraklarını savurmakta zorlanırken, aradığın o "Siyah İnci" sandığı hemen önünde, suların arasında duruyor. Şimdi önünde tek bir yol var: O ağır sandığı kapıp kıyıdaki kayığa atlamak ya da bu kaosun içinde daha derinlere, karanlığa doğru yüzüp izini kaybettirmek. Zaman daralıyor, duvarlar suyun basıncıyla inliyor.
Sandigi alip kaciyorum
Okan, sandığı göğsüne bastırırken rıhtımın çatlayan tuğlaları altından inliyor; yukarıdan gelen deniz suyu, mahzeni çoktan dizlerine kadar doldurmuş durumda. Toz bulutunun içinden fırlayan Kepçe Kalkan şövalyesi, kepçe şeklindeki mızrağını hırsla sana doğru savuruyor, ancak dengesini kaybedip yosunlu duvara çarpıyor. Hemen yanındaki kayık, yükselen suyun hışmıyla paslı halkasına sürtünerek çılgınca sallanıyor. Sandık ağır, rıhtım ise adeta can çekişiyor. Ya sandığı sıkıca kavrayıp kayığa atlayarak bu boğucu mahzenden kurtulacaksın ya da mızraklı şövalyenin bir sonraki hamlesini beklemeden dehlizlerin karanlık sularına gömülüp izini kaybetmeyi seçeceksin. Karar anı: Çıkış mı, yoksa daha derin bir karanlık mı?
Çıkışa koşuyorum
Okan, ağır 'Siyah İnci' sandığını kayığın dibine çarptığı an, mahzenin üzerindeki devasa tuğla bloklar büyük bir gümbürtüyle suların içine gömülüyor. Rıhtımın girişi, seninle şövalyeler arasına bir mezar gibi kapanırken, içerideki boğuk küfürler ve metalin taşa çarpma sesleri bir anda kesiliyor. Kayık, çöken tavanın yarattığı devasa girdabın içinde çılgınca dönerken, küreklere asılıyorsun; kasların yanıyor, ciğerlerin rutubet ve deniz tuzuyla doluyor. Nihayet, limanın zifiri karanlık sularına, Dolama’nın o tanıdık, balık ve yosun kokan esintisine çıkıyorsun. Arkanda, kepçeli şövalyelerin meşaleleri rıhtım kapılarının çatlaklarından birer ateş böceği gibi titreyerek sönüyor; liman muhafızlarının siren sesleri ise rıhtım boyunca giderek yükseliyor. Elindeki ganimetle, gecenin kör karanlığında, şehrin loş fenerlerinin aydınlattığı iskeleler arasında bir gölge gibi süzülüyorsun. Şimdi, Tuz’un karanlık vaatleri ve elindeki bu 'Siyah İnci' ile nereye dümen kıracaksın? Han-ı Tıka Basa’ya geri dönüp Hüseyin ile hesaplaşmak mı, yoksa şehrin daha gizli, daha tehlikeli dehlizlerinde kendine yeni bir yol mu çizeceksin?
Tuz’u bulmak istiyorum sandigi teslim etmek icin
Okan, limanın rutubetli karanlığında, Tuz'un o acı kokulu, buruşuk yaprağını elinde bir tılsım gibi tutarak iz sürer. Kayığı, Asma Kapı ile Kazan Meydanı'nı birbirine bağlayan o dar kanalın çıkmazında, terk edilmiş bir tuz deposunun çürümüş tahtalarına çarparak durur. Tam Tuz'un gelmesini beklerken, gölgelerin içinden beklenmedik bir figür; üzerinde zeytinyağı lekeleriyle parlayan ipekten bir yelek olan, gözleri Dolama'nın tüm gizli kapılarını açacakmış gibi bakan 'Zeytin Zeliha' sıyrılır. Zeliha, elindeki sandığa bir hırsızın açgözlülüğüyle değil, bir vezirin soğukkanlılığıyla bakar. "O teneke kutunun içinde sadece yaprak yok, evlat," diye fısıldar; sesi, kanalın sularında boğuk bir çan gibi yankılanır. "O sandıkta, şehrin tüm yaprak ticaretini avucuna alacak o meşhur sertifikalar listesi var. Tuz seni sadece bir kurye olarak kullandı, bense sana gerçek bir oyuncu olman için kapıları açabilirim." Zeliha'nın teklifi havada asılı dururken, rıhtımdan gelen Kepçe Kalkanlıların siren sesleri ve meşale ışıklarının yansıması kanalın sularında titremeye başlar. Tuz ortalıkta yoktur; Zeliha'nın teklifi ise, Okan'ın büyük adam olma hayalleri için bir basamak mı, yoksa yeni bir tuzak mı? Şimdi ya sandığı bu gizemli kadına teslim edip izini süreceksin ya da bu dar kanalda pusuya düşmeden yeni bir kaçış yolu arayacaksın.
Tuz’a goturmek istiyorum
Zeliha, soruna alaycı bir gülümseme ile karşılık verip "Tuz mu? O, çoktan taze yaprak kokusunun peşinden başka bir fırtınaya yelken açtı," dedikten sonra arkasına bakmadan gölgelerin arasında kaybolur. Onun gitmesiyle birlikte, kanalın girişinde yankılanan metalik ayak sesleri ve meşalelerin sıcak ışığı, karanlığın yerini alır. Kepçe Kalkanlı iki şövalye, kepçe şeklindeki mızraklarını sana doğrultarak köşeyi dönerler; yüzlerinde yorgunluğun ve öfkenin getirdiği o alışıldık sert ifade vardır. "Sandığı bırak, elini başının üstüne koy!" diye kükrerlerken, biri hızla önünü kesmeye çalışır. Arkanızda ise, daha önce fark etmediğin, sanki şehrin karanlık nefesini dışarı üfleyen dar ve tekinsiz bir drenaj borusunun ağzı duruyor. Şövalyelerin yaklaşan adımları ve "Teslim ol!" nidaları arasında, ya elindeki bu ağır ganimetle bir oyun kurup onları kandırmayı deneyecek ya da o dar, pislik dolu deliğe atlayıp bir kez daha şehirden kaçış yollarını arayacaksın. Seçim senin, ama Kepçe Kalkanlılar için "kandırılmak" suçtan çok daha büyük bir günah.
Fal okuma büyüsü kullaniyorum
Okan, kanalın çamurlu suyuna odaklandığında gördüğü görüntüler kanını donduruyor: Kepçe Kalkan şövalyelerinin ellerindeki kepçeli mızraklar, bu kez bir tutuklama için değil, bir infaz için havaya kalkmış durumda. Divinasyonun gösterdiği o paslı drenaj ızgarası, hemen arkasındaki duvarda, sanki bir kurtuluş yolu gibi titreyerek parlıyor. Ancak bir sorun var; o ağır demir kasayla bu daracık delikten geçmesine imkan yok. Şövalyelerin bot sesleri beton zeminde yankılanırken, biri mızrağını savurmak üzere hamle yapıyor. Şimdi ya bu büyük ganimetten vazgeçip o daracık deliğe kendini fırlatarak hayatta kalacaksın ya da bu infazcılara karşı son, umutsuz bir hamle yapacaksın. Zaman doluyor, ızgara paslı bir iniltiyle yerinden oynamaya hazır, şövalyelerin ise merhameti çoktan buharlaşmış durumda.
Sandigi birakmadan kaciyorum
Okan, o ağır demir kasayı bırakmamak için verdiğin inatçı mücadele, seni kanalın paslı ızgarasına bir av gibi hapsetti. Kaçış yolun, hırsının ağırlığıyla birlikte bir kapan haline gelirken, Kepçe Kalkan şövalyelerinden biri kepçeli mızrağının soğuk metaliyle çeneni yukarı zorladı. Alaycı bir gülüşle, "Kendi açgözlülüğün seni köşeye sıkıştırdı, ufaklık," diye fısıldadı şövalye. Seni o daracık drenaj deliğinden sürükleyerek çıkarıp, dizlerinin üzerine çöktürdüklerinde, elinden zorla alınan sandık yere sertçe çarptı. O arbede sırasında, Tuz’un sana verdiği o yegâne "Siyah İnci" ipucu olan buruşuk yaprak, fark edilmeden ceketinin arasından kayıp kanalın kirli sularına düştü ve karanlık dehlizlerin derinliklerinde gözden kayboldu. Şimdi kelepçelerin bileklerini acıtırken, şövalyeler seni Kazan Meydanı’nın o meşhur, rutubet ve pişmanlık kokan zindanlarına doğru sürüklemeye başladı. Çevredeki kanalın karanlığında, sanki seni izleyen bir çift göz daha var gibi ama artık sadece taş zeminin üzerine düşen ağır bot seslerin ve çaresizliğin sesi duyuluyor.
“Bunun icinde ne var ben de bilmiyorum. Ben sadece kuryeyim. Sizi Tuz’a götüreyim.” Diyorum
Kepçe-Kafa lakaplı şövalye, elindeki kepçeli mızrağı bir an için boğazından uzaklaştırsa da, gözlerindeki o buz gibi infazcı bakışları bir an olsun sönmüyor. "Tuz'u bulamazsak, senin kellenle o kazanı doldururuz, kurye," diye hırlıyor. Seni zifiri karanlık dehlizlerin içine itekliyorlar; botlarınızın suyla dolmuş zemine vurduğu o tok ses, lağım tünellerinin nemli duvarlarında bir davul gibi yankılanıyor. İlerlerken, bir köşebaşında, sanki birisi tarafından az önce bırakılmış gibi duran, küflü ve yarısı yenmiş bayat bir ekmek buluyorsunuz. Şövalyelerin meşaleleri, ekmeğin üzerindeki o hafif nemli dokuyu aydınlattığında, bölüğün gerginliği aniden tırmanıyor; sanki bu karanlıkta izlenen taraf, avcı değil, av. Kepçe-Kafa, mızrağının ucunu sana çevirip, "Bizi o yılanın inine götür, yoksa burası senin son durağın olur," diye gürlüyor. Tünelin devamında yol ikiye ayrılıyor; biri daha derin ve daha soğuk bir esintinin geldiği, diğeri ise fısıltıların yankılandığı iki karanlık geçit. Şimdi, bu "kuryelik" oyununda Tuz'un izini mi süreceksin, yoksa şövalyelerin sabrını daha fazla zorlamadan bu dehlizlerin içinde yeni bir kaçış yolu mu arayacaksın?
Tuz’a gitmeye calisiyorum
Okan, fısıltıların geldiği dehlize girdiğinizde, yerdeki taze çamur izleri Tuz'un tam önünüzde olduğunu kanıtlıyor. Tünelin sonu, devasa bir taş kubbenin altında, Kazan Meydanı’nın hemen altındaki gizli bir bakım odasına açılıyor. Orada, Tuz ve bir avuç kaçakçı, ellerinde çuvallarla bekliyor. Sizi ve şövalyeleri fark ettiği an, Tuz yüzünde o bildik alaycı ifadeyle duvardaki paslı bir kolu var gücüyle aşağı çekiyor. Bir anda, dehlizlerden gelen o uğultulu su sesi devasa bir şelaleye dönüşüyor; sluice kapakları açılıyor ve buz gibi, köpüklü bir su kütlesi tüm odayı yutmaya başlıyor. Şövalyelerin ağır zırhları, yükselen suyun şiddetiyle birer çıpaya dönüşürken, Kepçe-Kafa dengesini kaybedip sular altında kalıyor. Tuz, çoktan odanın arkasındaki dar bir bacaya tırmanmış, yukarıdan sana doğru bağırıyor: "Büyük adam mı olmak istiyorsun? Yoksa bu boğulan şövalyelerin sadık köpeği mi? Seçimini yap, kurye!" Şövalyeler, boğulmamak için bir sütuna tutunmaya çalışırken, suyun seviyesi göğsünüze kadar yükseldi. Ya bir kahraman gibi şövalyeleri kurtarıp kanun önünde bir nebze olsun itibar kazanacaksın ya da bu kaosu fırsat bilip Tuz'un peşinden karanlığa dalacaksın.
Şovalyelere saldiriyorum
Okan, yükselen suyun uğultusu ve şövalyelerin öfkeli bağırışları arasında, elindeki son güç kırıntısıyla duvardaki bacaya doğru zıplıyor. Parmakları bacanın ıslak ve yosunlu kenarlarına çarparken, su seviyesi artık ağzına kadar yükselmiş durumda. Şövalyelerin zırhlarının çıkardığı metalik sürtünme sesleri suyun altında boğuklaşırken, Okan kendini karanlık bacanın içine doğru çekmeyi başarıyor. Tuz, bir anlık bir tereddütten sonra, sanki bir avcı yavrularını topluyormuş gibi elini uzatıyor ve Okan'ı yukarıdaki daha dar bir tünel boşluğuna çekiyor. Aşağıda şövalyelerin boğuk lanetleri ve çırpınışları duyulurken, Okan'ın arkasında bıraktığı şey sadece bir zafer değil; artık peşinde, "vatan haini" olarak fişlendiği gerçek bir av başlıyor. Tuz, karanlığın içinden fısıldıyor: "Artık geri dönüş yok, sadece ileriye doğru kaçış var; ya bir kahraman olursun ya da bu şehrin kanallarında bir ceset."
Siyah İnci'yi Tuz'a veriyorum. "Ben sözümü tuttum. Sadece muhafızlardan kurtulamadım"
Tuz, eline geçen Siyah İnci sandığını bir avcı açlığıyla kontrol ederken, yüzündeki yanık izleri meşalenin titrek ışığında daha da derinleşiyor. Sandığın içeriğinden emin olduğunda, sana soğuk ama takdir dolu bir bakış atıyor; bu bir dostluk nişanesi değil, bir iş ortağına verilen ilk resmi onay. "Sözünü tuttun, kurye," diye mırıldanıyor ve avucuna ağır, pirinçten bir anahtar bırakıyor. "Bu, Kazan Meydanı’ndaki tapınak bölgesinde bulunan bir emanet dolabının anahtarı. İçeridekiler, Kepçe Kalkan'ın o parlak zırhlı kibirli şövalyelerini diz çöktürecek kadar ağır sırlar barındırıyor." Okan'ın daha fazla soru sormasına fırsat kalmadan, Tuz ve adamları dehlizlerin karanlığında sessizce gözden kayboluyor. Gitmeden önce, "Eğer gerçekten o büyük adamlardan biri olmak istiyorsan, şafak sökmeden Han-ı Tıka Basa'ya git ve Süzgeçli Sabri'yi bul," diye emrediyor. Şimdi elinde o ağır pirinç anahtar ve peşinde tüm şehir muhafızları varken, bir kurye olmaktan çıkıp Dolama’nın karanlık güç dengelerini değiştirebilecek bir piyon haline geldiğini derinden hissediyorsun. Şehrin yer altı sularının sesi kulaklarında uğuldarken, önündeki yol artık tamamen sana ait.
Han-ı Tıka Basa'ya gidiyorum
Han-ı Tıka Basa’nın kapısından içeri girdiğinde, içerideki ağır yanık pirinç ve acı kahve kokusu yüzüne çarpıyor. İçerisi kalabalık ama tedirgin; herkes, sanki her an bir şeyler ters gidecekmiş gibi etrafını kolaçan ediyor. Gözlerin hemen, köşedeki loş bölmede oturan Süzgeçli Sabri’ye kayıyor. Yüzünün önünde, kendi adıyla müsemma, metalden yapılmış kaba bir süzgeçle kahvesini ağır ağır süzen bu garip adam, seni gördüğünde o metal örgünün ardından delici gözlerini dikiyor. Tam o sırada, tavernayı inleten bir gıcırtıyla kapı açılıyor ve iki Kepçe Kalkan muhafızı içeri dalıyor. Kepçeli mızraklarını yere sertçe vuran muhafızlar, tavernadaki her masayı teker teker gözden geçirerek "yaprak hırsızını" arıyorlar. Sabri, masanın altından sana doğru hafif bir baş işareti yapıp önündeki boş sandalyeyi gösteriyor; sesini çıkarmadan, sanki sadece kahvesini süzüyormuş gibi bir rahatlıkla oturmanı bekliyor. Tam önünde, hem şehrin en karanlık güç dengelerini değiştirebilecek o büyük sırra giden yol hem de hemen arkanı dönsen göz göze geleceğin infazcılar var. Sabri’nin süzgecinin ardındaki o soğuk gülümsemeyi seçebiliyorsun; sanki bu bir oyun değil, sadece kahve süzmek kadar basit bir rutin. Ne yapacaksın?
Yanına oturup "Beni Tuz gönderdi" diyorum
Süzgeçli Sabri, süzgecini masaya bıraktığında çıkan tok metalik ses, tavernadaki uğultunun bir anlığına kesilmesine neden oluyor. Metal maskesinin ardından gözlerini sana diken Sabri, sesini neredeyse duyulmaz bir fısıltıya indirerek, "Tuz, teslimatın sadece bir başlangıç olduğunu söylemişti," diyor ve elindeki pirinç anahtara odaklanıyor. Tam o sırada, muhafızlardan biri kepçeli mızrağını masalara hafifçe vurarak, sanki bir tencerenin dibini kazıyormuş gibi küstah bir tavırla sizin oturduğunuz köşeye doğru ilerliyor. Sabri'nin eli masanın altında, mutfağa açılan gizli servis kapısının sürgüsünü işaret ederken, gözleri seni süzüyor: "Anahtarı bana ver, kurye. Süzgeçten geçip kurtulmanın tek yolu bu, yoksa o kepçelerden biri çorba kıvamına gelmeni izleyecek." Muhafız masanızın hemen yanına gelmek üzere; ya Sabri'ye güvenip elindeki tek kozu ona devredeceksin ya da bu dar köşede, muhafızlarla yüz yüze gelerek bir çıkış yolu yaratmaya çalışacaksın.
anahtarı veriyorum
Sabri, avucuna düşen anahtarı bir sihirbaz çabukluğuyla süzgecinin altına saklarken, mutfak kapısını aralayıp "Bu ne rezalet! Domates sosu yine dibini tutmuş, her yer yanık kokuyor!" diye gürler. Sesindeki o sahte öfke, yanlarına ulaşmak üzere olan muhafızın dikkatini bir anlığına mutfağın karanlık ağzına kaydırır. Sen hiç tereddüt etmeden mutfağın yoğun dumanı ve ağır baharat kokusu arasında kaybolurken, Sabri kapıyı arkandan sürgüler ve muhafızlara "Müşterinin yemeği ziyan oldu, başım dertte, çekilin yolumdan!" diye bağırarak onları mutfağın ters yönüne itekler. Servis kapısından dışarı, Kazan Meydanı’nın serin ve karanlık ara sokaklarına attığın her adımda, kalbinin atışları biraz daha sakinleşiyor. Arkandan gelen muhafızların "Hey! Dur!" diye bağıran boğuk sesleri, mutfağın arka bahçesindeki tencerelerin gürültüsüne karışıp sönüp gidiyor. Artık elinde anahtar yok, ama Sabri’nin fısıltısı hala kulaklarında yankılanıyor: "42 numara, şafakta dolma heykelinde." Şimdi şehrin gölgeleri arasındasın; şafak sökene kadar bu "büyük adam" olma yolunda atacağın bir sonraki adımın, belki de hayatın boyunca vereceğin en kritik karar olacak.
Bu arada sevgili GM, bir bu olmuş "Siyah İnci Crate" bende kalmış. Bunu da Tuz'a verilmiş sayalım lütfen. O esnada elimdeki Loot Sack'i satabileceğim bir yer arıyorum
Okan, Kazan Meydanı’nın hemen kıyısında, hurda metal ve unutulmuş eşyaların keskin kokusunun sindiği "Kırık Kepçe Eskicisi"ne adımını atar. İçerisi, tek gözlü dükkan sahibi Tartılı Tarık’ın elindeki pirinç terazinin sürekli inip çıkan ritmik sesiyle yankılanmaktadır. Okan, elindeki ganimet çuvalını tezgaha bıraktığında, Tarık’ın tek gözü arsızca kısılır; adam, çuvalın içeriğinden ziyade sokaklarda yankılanan "yaprak hırsızı" haberlerini bir koz olarak kullanmaya niyetlidir. Tarık, eşyaları küçümseyen bir tavırla karıştırıp, elinin tersiyle bir kenara iterken dişlerinin arasından fısıldar: "Bu çöplerin karşılığında sana verilecek beş altın, senin kellenin değerinden bile fazla, kurye. Ama..." Tarık, dükkanın arka tarafındaki tozlu perdeleri aralayıp, orada kule gibi yığılmış, üzerinde soylu mühürler bulunan nadir sarma yaprağı tenekelerini ve gizli belgeleri gösterir. "Eğer bir 'büyük adam' olma hevesin varsa, bu çuvaldan fazlasını hedeflemelisin." Dükkanın dışından gelen sokak temizleyicilerinin süpürge sesleri, şafağın yaklaştığını ve vaktin hızla daraldığını haber veriyor. Tarık’ın önündeki terazide tek bir altın bile yok, sadece bir seçim var: Bu aşağılayıcı teklifi kabul edip Sabri ile buluşmaya mı gideceksin, yoksa bu hilekar dükkan sahibinin elindeki karanlık hazineye mi el atacaksın?
Sabri'ye geri dönüyorum
Kazan Meydanı'nın arka sokaklarına geri döndüğünde, havada artık sadece lağım ve baharat kokusu değil, keskin bir şafak serinliği ve yaklaşan infazın gerilimi var. Köşeyi döndüğünde gördüğün manzara pek iç açıcı değil: muhafızların kepçeli mızrakları, caddenin girişini demir bir duvar gibi kapatmış, her gölgeyi titizlikle denetliyorlar. Sabri ise birkaç adım ötedeki çöp yığınının ardına çömelmiş, ağzındaki bir parça bayat ekmeği sanki dünyanın en kıymetli ziyafetiymiş gibi çiğniyor. Göz göze geldiğinizde metal maskesinin ardından omuzlarını bıkkınlıkla silkiyor; belli ki senin bu "beceriksizliğin" sabrını taşırmış. Tam o sırada, devasa bronz dolma heykelinin tepesinden şehri inleten o meşhur şafak borazanı gürlüyor. Ses, taş duvarlarda yankılanırken meydan yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyor, ancak senin için süre dolmak üzere. Muhafızlar, Sabri'nin olduğu yöne doğru yavaş ve ritmik adımlarla ilerliyor. Ya kendini bu dar sokakta bir kez daha gizleyip Sabri'nin bir sonraki hamlesini bekleyeceksin ya da borazan sesinin yarattığı o kısa süreli karmaşadan faydalanıp, muhafızların arasından sıyrılarak şafak vaktinde buluşma noktasına doğru son bir depar atacaksın. Zaman daralıyor, "büyük adam" olma yolunda ilk büyük sınavın hemen önünde duruyor.
Sessizce buluşma noktasına ilerliyorum
Şafak borazanının çınlaması, Kazan Meydanı’nı bir anda hareketlendirirken, muhafızların şaşkın bakışları arasından bir gölge gibi süzülüp devasa bronz dolma heykelinin gölgesine sığınıyorsun. Sabri, heykelin kaidesindeki o tuhaf patlıcan kabartmasının arkasından bir hayalet gibi beliriyor; elindeki yarım kalmış ekmeği bir kenara fırlatıp üstüne başına çeki düzen vererek yanına yaklaşıyor. "Zamanın daralıyor kurye," diye fısıldıyor metal maskesinin ardından, "42 numara tapınağın alt dehlizlerinde, Narkader’in huzurunda saklı. Ama orası şu an şövalyelerin kalkanlarıyla dolup taşıyor." Sabri, hemen yanı başındaki bir çamaşır ipinden hızla bir hacı cübbesi kapıp ellerine tutuşturuyor; kumaşın üzerinde kutsal nar işlemeleri, sanki bu sabahın bereketini temsil ediyormuş gibi solgunca parlıyor. Tam o sırada, bronz kaşığa benzer asalarıyla meydanın ortasına yürüyen yüksek rütbeli rahiplerin sesi yükselmeye başlıyor; meydanı kutsamak üzere olan ayin töreni, tüm gözleri ve muhafızların dikkatini tam üzerinize çevirmek üzere. Sabri "Hacı kılığına bürün, yoksa o kazanın içinde pişersin," diyerek kalabalığın içine karışıp gözden kayboluyor. Elindeki o ağır cübbe ile heykelin dibinde, hem şehrin tüm günahlarını sırtlanan bir hacı gibi görünmek hem de o yasaklı dolaba giden yolu bulmak zorundasın. Rahiplerin ilahileri kulaklarında uğuldarken, Narkader’in taş tapınağına doğru adım atmaya hazır mısın?
Ya niye tek gidiyorum ben her yere yok mu bi yoldaşım dostum diye düşünüyorum
Hacı cübbesini omuzlarına geçirip kalabalığa karıştığında, üzerindeki ağır kumaşın sıcağı biraz olsun korkunu bastırıyor. Narkader Tapınağı'nın devasa, nar tanesi işlemeli kapılarından içeri girdiğinde, içerideki yoğun tütsü dumanı ve rahiplerin ritmik ilahileri zihnini bulandırıyor. Kalabalığın arasında süzülerek 42 numaralı dolabın olduğu duvara ulaşıyorsun ama manzara hiç iç açıcı değil. İki Kepçe Kalkan muhafızı, tam o dolabın önünde, ellerini kepçeli mızraklarına dayamış, törenin bitmesini bekliyorlar. Dikkatleri rahiplerin üzerinde olsa da, dolaba yaklaşan herhangi bir eli fark etmeleri an meselesi. Yanında bir yoldaşın yokluğu, bu dar alanda sana daha da ağır geliyor; sanki herkes birbiriyle fısıldaşırken sen bu tehlikeli sırla yapayalnız kalmışsın. Şimdi, o dolabı açmanın bir yolunu bulmalısın ya da bu kutsal mekanda bir kaos çıkarıp şövalyelerin ilgisini başka yöne çekmelisin. Ne yapacaksın?
Etrafta şövalyelerin dikkatini dağıtabileceğim bi şey var mı diye bakıyorum
Okan, hacı cübbesinin altında gizlenerek sunağın yanındaki ağır, nar tanesi motifli tütsü kazanına doğru bir adım atar. Kalabalığın ilahilere kapıldığı o kısa anı kollayarak kazana sert bir omuz atar; metalin mermere çarparken çıkardığı o korkunç gürültü, tapınağın yüksek tavanlarında yankılanırken tüm ayin bir anda kesilir. Kırılan tütsü haznesinden yükselen boğucu ve yoğun duman, saniyeler içinde tapınağın içini bir sis perdesine dönüştürür. Muhafızların şaşkınlık ve öfkeyle "Ne oluyor burada!" diye bağırdığını, mızraklarının metalik seslerinin dumanın içinde birbirine karıştığını duyarsın. Görüşün artık tamamen dumanla bulanmış olsa da, o kargaşanın içinde el yordamıyla 42 numaralı dolaba ulaşırsın. Parmakların metal kapağı bulur; ancak dumanın getirdiği o keskin göz yanması ve şövalyelerin ayak seslerinin dumanın içinde sana doğru yaklaştığını hissetmen, işini zorlaştırmaktadır. Tam o sırada, arkandaki dumanın içinden birinin sana doğru koştuğunu, ağır zırhlarının tıkırtısından anlarsın. Ya şansını zorlayıp dolabı hemen açmaya çalışacaksın, ya da bu sisin içinde yönünü kaybedip bir çıkış arayacaksın; zamanın ve nefesin tükeniyor.
Hızlıca dolabın kilidin açmaya çalışıyorum
Okan, kilitli dolabın mekanizmasını çözmeye çalışırken parmakları dumanın ve telaşın etkisiyle birbirine dolanıyor; kilit ise paslı bir inatla direniyor. O sırada tapınağın içindeki yoğun duman, bir muhafızın kepçeli mızrağıyla havayı sertçe yarmasıyla dağılıveriyor. Bir anda kendini şövalyenin tam karşısında, savunmasız ve hacı cübbesi yırtılmış bir halde buluyorsun. "Ayini bozan ve kutsal emanetlere göz diken demek sensin ha, seni küçük hırsız!" diye gürleyen şövalye, seni sert bir hamleyle kavrayıp diğer muhafızın üzerine fırlatıyor. Tapınağın soğuk mermer zeminine çarptığında nefesin kesiliyor, ancak gözlerin o an kilitli dolabın üzerindeki '42' numaralı plakaya takılıyor; darbenin etkisiyle metal plaka biraz oynamış, gevşemiş gibi duruyor. Muhafızlar kılıçlarını kınından yarıya kadar çekip tepene dikilirken, bu plaka senin için ya tek çıkış yolu ya da birazdan yiyeceğin dayak öncesi son bir umut kırıntısı. Şövalyeler seni sürükleyip tapınaktan çıkarmaya hazırlanırken, o plakaya uzanıp yerinden sökmek için son bir saniyen var.
(plakayı neden sökmem gerekiyor onu anlamadım) son anda plakayı yerimden söküyorum atılmadan
Okan, elindeki metal plakayı dolabın kilit mekanizmasına öylesine sert ve isabetli bir açıyla saplıyor ki, içerideki paslı yaylar bir çığlık gibi gıcırdıyor ve dolabın kapısı ardına kadar açılıyor. İçerideki kadife kese yere düşüp ağzı açıldığında, tapınağın loş ışığında parıldayan tek bir 'Altın Yaprak' ve üzerinde Kepçe Kalkan'ın resmi mührünü taşıyan mühürlü bir parşömen dökülüyor. Seni yere sabitlemiş olan şövalyeler, mührü gördükleri an oldukları yerde çivileniyorlar; yüzlerindeki o soğuk, infazcı ifade yerini saf bir dehşete bırakıyor. Tapınaktaki ilahiler sanki bir bıçakla kesilmişçesine susuyor ve koca tapınak, senin nefes alışverişinle şövalyelerin titreyen ellerindeki mızrakların birbirine çarpma sesine kalıyor. Şimdi, o altın yaprak ve mühürlü sır senin elinde; şövalyeler, emirlerindeki "yaprak hırsızını" mı yoksa efendilerinin gizli utancını mı koruyacaklarını bilemez haldeler. Kapıdan çıkışın sadece birkaç adım ötede, ancak arkanda dönen bu bürokratik şok dalgası, her an bir infaz emrine veya bir rüşvet pazarlığına dönüşebilir. Ne yapıyorsun?
OOOO NARKADER'İN EFENDİLERİ DE YAPRAK TİCARETİ YAPIYORMUŞ
Tapınağın ağır kapılarından dışarı, şafak vaktinin puslu serinliğine doğru sendeleyerek çıktığında, arkanda kalan muhafızların kılıçlarını kınlarına sokma seslerini duyuyorsun; ama bu, merhametten değil, kararsızlıktan kaynaklanan bir gürültü. Elindeki kadife kese, içindeki Altın Yaprak'ın ağırlığıyla avucuna gömülürken, mühürlü parşömen ise sanki şehrin tüm sırlarını üzerine yığmış gibi parmaklarını yakıyor. Meydan, az önce yaşanan kargaşanın aksine, sanki biri tarafından temizlenmiş gibi boş ve ürkütücü bir sessizliğe bürünmüş durumda. Tam o sırada, sokağın köşesindeki bir gölgeden çıkan, üzerine tozlu bir kurye pelerini giymiş genç bir adam yanına yaklaşıyor. Yüzünü pelerinle gizlemeye çalışsa da, gözlerindeki o bitkin ifade, seninle aynı "tehlikeli oyunun" bir parçası olduğunu ele veriyor. "Büyük adamlar izliyor, kurye," diye fısıldıyor sesi titreyerek, "o elindekilerle burada kalırsan, muhafızlar şoktan çıktığı an seni parçalarlar." Hemen yan taraftaki dar, çöp ve eski sarma yaprakları ile dolu ara sokağı işaret ederek, "Şu dehlizlere gir, izini kaybettir; şafak sökmeden hanın arka bahçesine ulaşman lazım, aksi takdirde bu altın yaprak senin mezar taşın olur," diye ekliyor. Şehrin dar sokakları, sanki senin bir sonraki hamleni bekleyen birer tuzak gibi açılmış seni çağırıyor; kaçacak mısın, yoksa bu yeni tanıştığın haberciye güvenip şehrin gölgelerinde mi kaybolacaksın?
Hızlıca altın yaprağı alıp kaçıyorum
Tapınağın soğuk taşlarından kaçıp ara sokakların nemli ve karanlık labirentine daldığında, ciğerlerine dolan keskin sarmaşık kokusu seni bir anlığına ferahlatır. Ancak bu huzur kısa sürer; sokağın çıkışındaki gölgeler bir anda hareketlenir ve karşına, Zeliha'nın adamları oldukları belli olan, ellerinde kısa bıçaklı üç figür çıkar. "Kurye, efendimiz Zeliha elindeki o altın yaprağı ve parşömeni nazikçe teslim etmeni istiyor," der içlerinden biri, sesinde hem tehdit hem de sahte bir nezaket var. Arkanı döndüğünde, tapınaktan gelen ayak seslerinin hızlandığını ve Kepçe-Kafa'nın öfkeli haykırışlarının sokağın girişinde yankılandığını duyuyorsun. Bir yanda efendilerinin utancını korumaya yeminli şövalyeler, diğer yanda ise senin elindeki ganimete aç kartel üyeleri... İki ateş arasında kalmış durumdasın ve elindeki o mühürlü parşömen, bu şehrin tüm dengesini yerinden oynatacak kadar ağır. Şimdi ya bu dar alanda sıkışıp kalacaksın ya da kanalizasyonun o pis, karanlık ağzına atlayıp bir kez daha Dolama'nın yeraltı dehlizlerinde kaybolmayı deneyeceksin. Ne yapıyorsun?